330 Mesaj -
|
|
Kayıt Tarihi: 28.08.2007
|
En Son On: 15.08.2010 - 21:27
|
Cinsiyeti: Bayan
|
|
Nedendir, nasıldır bilinmez ama. Muhammed’i özlüyorum… Yaşlı değil, gülen gözlerle; ağlayarak değil, gülerek; kasvetli değil, mütebessim bir çehreyle… Muhammed’i yetiştiren şartları özlüyorum…
Muhammed’in babasını hiç tanımamasını; anne kucağının sıcaklığını tatmayışını; dünyanın o en güzel şeyi olan annesinin parmak uçlarını saçlarında gezdirmesini neredeyse hiç bilmeyişini özlüyorum…
Ebu Talib’in koyunları peşinde tabiatı, mavi gökyüzünü yaşayan; ıssız ve kızgın çölde susamayı öğrenen “yalnız” Muhammed’i özlüyorum. Diplomasız ama, bakmasını ve görmesini doğrudan kainat okulundan öğrenen/öğretilen Muhammed’i…
Yetimliğini, öksüzlüğünü özlüyorum onun… Şımarık, yılışık, bir dediği iki edilmeyen; bir elinde cips, bir elinde kola tutan bir çocuk olarak değil, “kuru ekmek yiyen bir kadının oğlu olarak büyümesini; hayatın bütün acılarını bizatihi yaşayan olgun bir delikanlı olmasını sağlayan şartları; sırça saraylardan değil kerpiç duvarlar arasından, toprak zemin üstündeki hasırdan, yemeğini yediği, suyunu içtiği toprak kaplardan; giydiği en sıradan giysilerden hayata bakmasını özlüyorum…
Tabiatla, develerle, koyunlarla, kurtlarla, akreplerle, kelebeklerle yakınlığını; suyun sesini, toprağın kokusunu, çiçeğin rengini, gölgenin halavetini, güneşin yakmasını, yağmurun ıslatmasını hakkal yakin tadan Muhammed’i…
Muhammed’i Muhammed yapan ortamı özlüyorum. Onu olgunlaştıran günleri; yeryüzünde takva temeli üzere kurulan ilk mabed olan, İbrahim’in, oğlu İsmail’le birlikte inşa ettikleri, USA güdümlü Suud betonlarının gölgesinde kalmamış, saflığından, sadeliğinden bir şey yitirmemiş o günün Kabe’sini özlüyorum.
Ve, Muhammed’in can dostu, hayat arkadaşı, sığınağı, dert ortağı, sırdaşı; çok sevdiği eşi, gerçek bir kadın Hatice’yi; Muhammed’in ruhunu yücelten, incelten, olgunlaştıran, tarihin o ünlü kadın simasını; eşine ilk gelen ilahi mesajdan sonra, bütün Mekke’nin şimşeklerini üzerine çekeceğini bile bile hiçbir telaşa kapılmayan, korkmayan, en az eşi kadar metanetini koruyan Ümmü’l-Mü’minin’i arıyorum…
Ve ve, Muhammed’in Hira’sını… Kur’an’ın yeryüzüne ilk ulaştığı o kuytu mekan. Loş bir mağara, yani taş ve topraktan örülü ilk nübüvvet mektebi… Şairin tasvirindeki gibi “küçük daracık; [ama] dünyaya kapalı Allah’a açık” o, hacmi dar ufku geniş pencere…
Nice milenyumlara ışık tutacak ilahi mesajın yeryüzünde şimşek gibi ilk çaktığı; kadir gecesi’nin “ihya olduğu” o ilk mütevazi umman…
Rabbi’nin “Oku! Yaratan Rabbi’nin adıyla oku!” hitabının Muhammed’in zihninde çınladığı o küçük mağara. Muhammed’in heyecanlandığı, titrediği, belki biraz da korktuğu, o ilk tefekkürhane! İşte orasını özlüyorum; hergün milyonlarcasında “iqra”‘ emrinin milyonlarca kez okunduğu, ama hiçbir ruhu diriltmeyen “muhteşem” camileri değil…
Ama özlemlerin en muteberi, Muhammed’in ilk musaddıkı olmak değil midir?! Ona ilk iman eden Hatice olmak; Ebubekir, Ali, Zeyd olmak… Hatta hatta Ammar olmak… Yasir ve Sümeyye olmak… Asıl özlenmesi gereken bu değil midir?! Ümeyye b. Halefin kırbacının sürekli sırtında şakladığı Bilal olmak…
Yani Bilal gibi, Ammar gibi “deli” olmak! Evet onlar galiba birer deliydiler! Çünkü putperest bir aristokrasi içinde, (iman ettikleri Allah’ın dışında) kendilerini kırbaçtan, hançerden, kılıç darbesinden, aç ve susuz bırakılmaktan, kumların üstüne yatırılıp taşların altında işkence görmekten engelleyecek hiç kimseleri yoktu! [/red]

Bu mesaj 3 kez ve en son pembe_PAPATYA tarafından 27.05.2008 - 09:47 tarihinde değiştirilmiştir.
|